Kişisel Blog

Depremler Hakkında Önemli Kavramlar ve Doğru Bilinen Yanlışlar

Depremler, ülkece en sık yaşadığımız doğal afetlerin başında gelmesine rağmen deprem ile ilgili kavramlar konusunda oldukça yanlış ve eksik bilgilerle karşılaşmak mümkün. Üstelik bu yanlışlar bazen oldukça kritik konularla ilgili olabiliyor. Oysa depremle yaşamayı öğrenmek için yapmamız gereken, depremlerle ilgili bilgilerimizi güncel tutmak, doğru bilinen yanlışlardan kurtulmak. Dünya kabuğunu oluşturan tektonik plakaların faaliyetleri sonucunda depremler oluşur. Çünkü bu plakaların birbirlerine doğru ya da birbirlerinden farklı yönlerde hareketleri boyunca girintili-çıkıntılı kenarları birbirlerine sürtünür, çarpışır ya da birbirlerinden uzaklaşır. Bu da şiddetli sarsıntılara yani depremlere neden olur.

Tektonik levhalar her yıl birkaç milimetre ya da santimetre yer değiştirebilir, ancak birbirleriyle olan temasları nedeniyle bu hareketler engellenirse gerilmeler ve sıkışmalar yaşanır. Bu sıkışma ve gerilmelerin çok uzun yıllar boyunca devam etmesi durumunda ise büyük miktarda enerji birikir ve beklenmedik bir anda kırılmalar yaşanır. İşte, bu hareketli kırık kesimlere de fay hatları denir.

Depremin odak noktası yani hiposantr ise fayın ilk kırıldığı yerdir. Deprem dalgaları bu noktadan yani iç merkezden ilerlemeye başlar. Episantr olarak adlandırılan dış merkez yani merkez üssü ise odak noktasının yeryüzündeki izdüşümüdür. Depremin oluşturduğu sarsıntıların en fazla hissedildiği ve yıkıcı etkinin görüldüğü yer burasıdır. Odak noktasının derinliği de odak noktası ile dış merkez arasındaki mesafeyi ifade eder.

Deprem enerjisinin açığa çıktığı ilk noktanın merkeze 0-60 km arasında olması durumunda buna sığ deprem, 70-300 km arasında olması durumunda ise orta derinlikte deprem denir. 300 km’den daha derinde gerçekleşen depremse derin deprem olarak adlandırılır. Ülkemizde yaşanan depremler genellikle sığ depremlerdir ve sığ depremler dar bir alanda çok büyük hasarlara yol açabilirler. Söz konusu deprem olduğunda karışıklık yaşanan kavramlar arasında depremin büyüklüğü ve şiddeti de başta gelir. Depremin büyüklüğü, deprem sırasında oluşan sarsıntının sismograflar tarafından ölçülür. Kırılan yüzeyin yani fayın büyüklüğü ve bu kırılmayla ortaya çıkan enerjinin seviyesini ifade eder. Bu büyüklüğü ölçmek için birden çok yöntemden yararlanılır. Süreye bağlı büyüklük (Md), yerel büyüklük (MI), yüzey dalgası büyüklüğü (Ms), cisim dalgası büyüklüğü (Mb), moment büyüklüğü (Mw) gibi yöntemlerle depremin büyüklüğü ölçülür. Yerel büyüklük (MI) yani Richter ölçeğinde sayılar birer birer büyüse de iki sayı arasında 1 birim değil, 10 birim fark vardır. Yani 8 büyüklüğündeki deprem, 7 büyüklüğündeki depremden 10 kat daha büyüktür.

Bir diğer kavram olan depremin şiddeti ise depremin oluşturduğu hasara göre belirlenir. Roma rakamlarının kullanıldığı Mercalli ölçeği ile ifade edilen şiddet, herhangi bir derinlikte olan depremin, yeryüzünden hissedildiği bir noktadaki etkisini ifade eder. Yani binalar, insanlar ve doğa üzerindeki etki, depremin şiddetidir. Depremin büyüklüğü arttıkça şiddeti de artar, ancak aynı büyüklükte iki depremin şiddetleri arasında fark olabilir.

Depremler Sıklaşıyor mu?
Büyük bir deprem yaşandığında hemen herkesin aklına gelen diğer soru ise bu depremin yeni depremlere yol açıp açmayacağıdır. Ancak deprem sıklığı farklı bir konudur, çünkü şiddetli depremler için yıllık beklentiler farklıdır. Küçük depremler, özellikle bizim gibi deprem kuşaklarında sıklıkla görülür, ama büyük depremlerin sıklığı azdır. Çok büyük bir anomali olmadığı sürece deprem sıklığında artış yaşanması beklenmez. Günümüzde 7 büyüklüğünde yılda ortalama 16 deprem olması beklenir. Bazı yıllar bu ortalama aşılsa da genellikle bu değerde kalır.

Depremlerle birlikte yıkımlar yaşandığı için mimari konular da gündeme gelir. Örneğin yıkılan betonarme binalar yerine neden çelik yapılar yapılmadığı üzerine tartışmalar yaşanır. Çelik yapıların avantajları; daha esnek ve hafif olmaları, yüke karşı dayanıklılıklarının yüksek olması, daha az malzemeyle yapı inşa etmeye imkan tanımaları ve deprem enerjisini yutma özelliklerinin yüksek olması olarak kabul edilebilir. Bu da yapıların inşasında çelik kullanılması talebini artırır. Ancak çelik malzemenin paslanmaya açık olması, ateş dayanımının beton yapılara göre düşük olması, ısı ve ses iletkenliğinin yüksek olması gibi dezavantajları da bulunur.

Aslında her yapı, depreme dayanıklı olabilir. Ahşap, çelik, betonarme, prefabrik, çok katlı, bungalov fark etmeksizin yönetmeliklere uyulduğu sürece her türlü yapı ile güvenli yaşam alanları inşa etmek mümkün. Ancak önemli olan, zemine uygun yapılar inşa etmektir. Çakıllı, kumlu, killi zeminler en çok dikkat edilmesi gereken alanlardır ve buralarda özellikle temel inşası ayrı bir önem taşır. Üstelik bu tip zeminlerde sıvılaşma gibi ciddi bir sorun bulunur.

Sıvılaşma, suya doymuş toprağın deprem sırasındaki sarsıntı ve gerilmeler nedeniyle değişime uğramasıdır. Bu değişim ile normalde katı olan malzeme, içindeki suyun da etkisiyle sıvı malzeme gibi davranır ve üzerindeki yapıların dirençlerini kaybetmesine yol açar. Deprem dalgalarıyla rezonansa girip sıvılaşan kum ya da toprak gibi suya doymuş yumuşak zeminler, sağlam binaların bile yan yatmasına ve çökmesine neden olabilir. Bu nedenle bu tip zeminlere yönelik iyileştirici çalışmalar yapılması gerekir. Bununla birlikte binanın temelinin de bu özel şartlara uyum sağlaması şarttır.

Yapı teknolojileri geliştikçe ortaya çıkan ve son dönemde tekrar gündeme gelen sismik izolatör de yen nesil malzemeler arasında. Yapının tabanı ile zemin arasına yerleştirilen sismik izolasyon sistemleri, enerji sönümleme görevleri doğrultusunda zeminden yapıya etki eden enerjiyi absorbe eder. Bu da üstteki yapının, alttan gelen şiddetli enerji nedeniyle zarar görmesini önler. Bu da tüm yapılarda bu sistemin kullanılması yönünde bir talep doğurabilir.

Ancak sismik izolatörler, yumuşak zeminlerde yapı periyotlarını artıracağı için kullanılmaması gerekir. Yapı periyodu, sarsıntı nedeniyle yapının sağa-sola doğru savrulduktan sonra eski haline gelmesine kadar geçen süreyi ifade eder. Yumuşak zeminlerde sismik izolatör nedeniyle bu periyot artacağı için tercih edilmemelidir. Ayrıca bitişik nizam yapılarda da bu sistem yeterli etkiyi yapamaz. Sistem, yapının her yöne hareket etmesi mantığı ile çalışır, ancak bitişik nizamda yandaki yapılar nedeniyle bu hareket gerçekleşemez.

Tüm bu kavramlar ve teknolojiler, ülkemizin bir gerçeği olan depremi daha yakından tanımamız ve depreme karşı hazırlıklı olmamız için ayrı ayrı önem taşıyor. Yeni teknolojilerden yararlanıp yönetmeliklere uygun şekilde depreme karşı dayanıklı yapılar inşa ederek yıkıcı etkileri en düşük seviyeye düşürebilir, geleceğe daha doğru adımlar atabiliriz.
Girişimcilik
Şehircilik ve Çevre
İnovasyon