İçinde bulunduğumuz dijital çağ ile iş dünyasında benzeri görülmemiş bir veri bolluğu yaşıyoruz. Şirketler bulut sistemleri, algoritmalar ve her geçen gün gelişen yapay zekâ sistemleriyle her işlemi anlık olarak kayıt altına alıyor. Ancak öyle görünüyor ki tüm bu dijital altyapıyla elimizdeki veriler hızla artarken kurumsal bilgeliğimiz ve kriz çözme reflekslerimiz zayıflıyor. Bu durumun çözümü ise kanaatimce dijital araçlar, sunucular veya yazılımlarda değil tam aksine yıllarını şirkete vermiş, zor dönemleri yönetmiş tecrübeli çalışma arkadaşlarımızın zihinlerinde saklı. Kısacası dijitalleşme rüzgarına kapıldıkça kurumların asıl rekabet avantajı olan o görünmez sermayeyi yani örtük bilgiyi kaybetme tehlikesi ortaya çıkıyor.
Şirketlerin yol haritaları, kurum içi bildirileri, stratejileri kolayca kayda geçirilebilir ve rakipler tarafından kopyalanabilir. Ancak yılların birikimine dayanan bir satış temsilcisinin müşterinin çekincesini ses tonundan sezmesi, deneyimli bir yöneticinin ekibinin motivasyonunun düşeceğini önceden hissetmesi veya bir kriz anında alınacak inisiyatife anlık karar verme yetisi tamamen örtük bilgidir. Örtük bilgi kitaplardan okuyarak ya da algoritmalarla sorgulayarak öğrenilen bir bilgi değildir. Bu tür bir bilgi birikimi tecrübe, riskin bilfiil yönetimi ve en önemlisi de gözlem yoluyla bedene ve zihne işler.
Aslında iş dünyasında örtük bilgi ile ilgili meşhur bir örnekten zaman zaman bahsedilir. Büyük bir teknoloji firması, hamur yoğurma makinesi tasarlarken yazılı tariflerin mükemmel sonucu elde etmede pek işe yaramadığını fark eder. Bu sorunu çözmek için de projeden sorumlu uzmanlardan biri, ünlü bir fırın ustasının çırağı olur ve onu izlemeye başlar. Bir süre sonra fırın ustasının hamuru yoğururken hafifçe bükerek esnettiğini ve bu hareketin hiçbir tarifte yazmadığını fark eder. Hatta fırın ustası, bu hareketi sezgisel olarak yapmaktadır. Sonuç olarak bu esnetme hareketi hamur yoğurma makinesine entegre edilir ve başarı elde edilir.
İşte, dijitalleşmenin en güçlü araç olduğu günümüzde de yapay zekâ modellerinin ulaşamayacağı bu tür birçok bilgi ve uygulama bulunur. Çünkü yapay zekâ modelleri, kendilerine açık olan veriler ışığında hareket eder; ancak içgüdüsel muhakeme ya da sezgisel davranışlar bu yolla öğrenilemez.
Bunun yanında dijitalleşme ile iş hayatına hibrit ya da uzaktan çalışma modellerinin dahil olması da örtük bilgi aktarımına ciddi bir darbe vuruyor. Eskiden fiziksel ofis ortamında genç bir çalışan, deneyimli yöneticisinin bir krizi nasıl yönettiğini yan masadan izleyebilir ve toplantı sonrası koridorda yapılan ayaküstü sohbetlere kulak misafiri olabilirdi. Yani şirket içinde örtük bilginin nasıl geliştiğini ve işlediğini doğal bir biçimde özümseyebilirdi. Uzaktan çalışma düzeninin yaygınlaşmasıyla birlikte ise çevrim içi toplantılar ve iş odaklı e-postalar üzerinden süren bir işleyiş mevcut. Bu durum da örtük bilginin iletimini zedeliyor, yılların birikimine dayanan tecrübenin aktarımına zarar veriyor.
Aynı şekilde günümüzde ofislerin tasarımında fiziksel verimliliğin baskın olması da örtük bilginin yayılması için ihtiyaç duyduğu ortamı sunmakta yetersiz kalabiliyor. Çoğu zaman bir ofise fiziksel olarak kaç çalışanın sığacağına yönelik planlama tek başına yeterli kabul edilebiliyor. Oysa çalışma mekanları tasarlanırken metrekare verimliliğinin yanında kurum içi etkileşimin oluşabilmesini sağlayacak, sosyal bağların güçlenmesine imkân tanıyacak alanlara da yer ayrılmalı. Yani ofisler çalışanların sadece gün boyu kendi bilgisayarlarıyla zaman geçirerek günü bitirdikleri izole yerler olmanın ötesine geçmeli. Ofisler çalışanların ekip arkadaşlarıyla ya da tecrübeli diğer çalışanlarla bağlar geliştirebilecekleri, örtük bilgiden beslenebilecekleri alanlara dönüşmeli.
Biz Ege Yapı olarak projelerimizi tasarlarken binaları yalnızca fiziksel barınak olarak ele almıyor, aynı zamanda topluluk hissi de sunan ekosistemler olarak değerlendiriyoruz. Yeni nesil ofis ve ticari alan tasarımında da aynı işyerinde çalışan farklı kuşakların bir araya gelebileceği, deneyimlerini paylaşabileceği, kurum içi bağları kuvvetlendirebilecekleri, kısacası sosyalleşebilecekleri alanları önceliklendiriyoruz. Çünkü biliyoruz ki kurumsal hafızanın aktarılmasının yolu, insanı sistemin merkezine almaktan geçiyor.
Dijital dönüşüm ve yapay zekâ, günümüzde iş dünyasının tartışılmaz gerçeği ve en güçlü aracı konumunda. Ancak algoritmaların; yılların birikimine dayanan insan muhakemesinin, usta bir gözün ve sezgisel zekanın yerini almasını beklememek gerek. Liderlere düşen görev ise usta-çırak ilişkisini modern bir formatta yeniden yorumlayarak sürdürmenin yolunu açmak. Bu da doğru mekanlar, doğru yaklaşım ve güçlü iletişim ile mümkün. Teknolojinin deneyime dayanan bilgeliği kopyalayamayacağını kabul etmek ve ustadan çırağa örtük bilgi aktarımını canlı tutmak, asıl sermayeye sahip çıkmak anlamına geliyor. Kısacası başarı için modern ile gelenekseli harmanlamak şart.